1 Mayıs 2019 Çarşamba

Zırhları İndirmek

Bazen sıradan bir gün, insana eşsiz hissettirebiliyor. Zırhlarımızı indirdiğimiz günler, özümüze dönüyoruz. Ben çoğu zaman kontrol delisi, aynı zamanda iflah olmaz bir romantik, kendi sınırlarının dışına dudak büken bir tipim. Şu aralar ise derin bir içsel keşif dönemindeyim. Olgunlaştığımı, bakış açımı genişlettiğimi hissedebiliyorum. Geçmişimden bugünlerime taşıdığım öfkeyi, yorgunluğu ve travmaları üzerimden atmayı deneyimliyorum. Zırhlarımız demiştim değil mi? Benim zırhımı indirmem yaradılışım itibariyle çok zordu. En azından yakın zamana kadar ben böyle düşünüyordum. Geçmiş yaşantım, üzerimde kalıplaşmış davranış biçimleri bıraktı. Sürekli tetikte olmak ve kendimi herkese karşı savunmak zorunda hissetmek gibi. Tahmin etmek güç değil! Evet, bu şekilde yaşamaya çalışmak çok zorlayıcı. Ama artık zırhımı indirdim. Çünkü evrensel bir bakışla, yükselip kendimi izlediğimde yanlış bir yol izlediğimi görebiliyorum. Zihin yasalarını öğrenmek için yola koyuldum. Yeni rotam özümü keşfetmek.

Zırhımı indirdiğimi söylemiştim. O zaman son derece şeffaf olmalıyım. Düşünüyorum da evet, talihsiz bir çocukluk geçirmiş olabilirim. Bu yaşıma kadar hiçbir şey yolunda gitmemiş olabilir. Hatta kendini sınırlayan, kendilerini geliştirmemeye yeminli, çok sıkıcı bulduğum ve kesinlikle özenmeyeceğim insanlara sırf konforlu ya da düzenli yaşamları yüzünden özendiğim zamanlar bile olmuştur. Hayatlarının yolunda olması bile beni ağlatmaya yeterdi. İnsanların hayatı sürekli gelişirken, ben ailemle birlikte oradan oraya taşınır dururdum. Bir şehre kök salmak nedir, nasıl hissettirir? Bu hissi hiç bilemedim.Yalnız olmadığımı biliyorum. Her insanın dibi gördüğü kötü yılları mutlaka olmuştur. Ben bu dipleri çok erken yaşta gördüm. Biyolojik babama güvenim sıfırdı ve ondan nefret ettim. (Biyolojik babam diyorum çünkü onun dışında aramızda hiçbir bağ yok) Ona olan öfkem hayatım boyunca beni geriletti. Şimdi bunları zırhımı indirdiğim için söylüyorum. Yoksa genelde yaralandığımı kolay kolay belli etmem. Artık hayatımı mahvetmiş insanlar için bile nefret ya da öfke hissetmiyorum. Çünkü bu benim için bir deneyimdi. Sanırım ruhsal olarak karmaşık ama öğretici bir yolculuk yaşıyorum. Ve bu benim geleceğimi aydınlatıyor. Geçmişte bana acı vermiş herkesi affediyorum. Bunun dayanılmaz hafifliği... İşte aslında vermem gereken sınav buydu. Kendin için affet.

 Çocukluk acıları hep tazedir, o acıları bugün hatırladığınızda, o günkü çocuk olarak acı çekersiniz. Elli yaşında bir insan da olsanız, çocukluk acınızı sekiz yaşınıza inip yaşarsınız. Bu hiç değişmez. Ama bir gün gelir yorgun düşersiniz. Artık geçmişinizi bugününüz de yaşamaya bir dur deme zamanı gelmiştir. Spiritüel bir şeyler hissedersiniz ya da yaşarsınız. Mucizevi ikili zihniniz sizi doğruya yönlendirir. Sizi dibe vurur ve bir çırpıda çıkarır. Sonra gülümsemeye başlarsınız. Zihin yasalarına kulak vermeye başlarsınız. Şifayı başkalarında değil, kendi özünüzde ararsınız. Sessizlik, hayvanlar, faydalı kitaplar dostunuz olur. Hayata sınırsız bir pencereden bakmaya başlarsınız. Evet, bu süreç işlerken sosyalleşmek eskisi kadar keyif vermez. Daha çok öğrenmek istersiniz. Yüksek benliğinizi daha çok incelemek, ona ulaşmaya çalışmak... Olmuş şeylere zamanında çok kafa yorduğum ve üzüldüğüm için, kendime sınırsız bir iyileşme paketi hediye ettim. Bilincimin ve bilinçaltımın senkronizasyonunu  sağlıyorum. Artık bunlar üzerinde çalışıyorum.

 Ne zaman olanların tümünü düşünmeye başlasam ve işin içinden çıkamasam, Konstantinos Kavafis'in İthaka şiirini okurum. Herkesin bir İthaka'sı vardır keşfetmesi gereken... Bir şey beklemeden, dönüp dolaşıp deneyimlemesi ve varması gereken bir İthaka'sı... Bu şiirin tadını, başka hiçbir şeyden alamıyorum; "Hiç aklından çıkarma İthaka'yı, oraya varmak senin başlıca yazgın..."  Aradan çekiliyorum ve yerimi altın gibi parlayan bu şiire bırakıyorum;


"ithaka'ya doğru yola çıktığın zaman,
dile ki uzun sürsün yolculuğun, 
serüven dolu, bilgi dolu olsun. 
ne lestrigonlardan kork, 
ne kikloplardan, ne de öfkeli poseidon'dan. 
bunlardan hiçbiri çıkmaz karşına, 
düşlerin yüceyse, gövdeni ve ruhunu 
ince bir heyecan sarmışsa eğer. 
ne lestrigonlara rastlarsın, 
ne kikloplara, ne azgın poseidon'a, 
onları sen kendi ruhunda taşımadıkça, 
kendi ruhun onları dikmedikçe karşına. dile ki uzun sürsün yolun. 
nice yaz sabahları olsun, 
eşsiz bir sevinç ve mutluluk içinde 
önceden hiç görmediğin limanlara girdiğin! 
durup fenike'nin çarşılarında 
eşi benzeri olmayan mallar al, 
sedefle mercan, abanozla kehribar, 
ve her türlü başdöndürücü kokular; 
bu başdöndürücü kokulardan al alabildiğin kadar; 
nice mısır şehirlerine uğra, 
ne öğrenebilirsen öğrenmeye bak bilgelerinden. hiç aklından çıkarma ithaka'yı. 
oraya varmak senin başlıca yazgın. 
ama yolculuğu tez bitirmeye de kalkma sakın. 
varsın yıllarca sürsün, daha iyi; 
sonunda kocamış biri olarak demir at adana, 
yol boyunca kazandığın bunca şeylerle zengin, 
ithaka'nın sana zenginlik vermesini ummadan. sana bu güzel yolculuğu verdi ithaka. 
o olmasa, yola hiç çıkmayacaktın. 
ama sana verecek bir şeyi yok bundan başka. onu yoksul buluyorsan, aldanmış sanma kendini. 
geçtiğin bunca deneyden sonra öyle bilgeleştin ki, 
artık elbet biliyorsundur ne anlama geldiğini ithakaların."

Son olarak, zamanı geldiğinde zırhlarımızı indirmemiz gerektiğine inanıyorum. Gerçekliğimiz ile tanışmak için daha hafif bir şeyler giymeliyiz. En sağlam korumayı, zırhlarımızı indirdiğimiz de bulacağız...





29 Nisan 2019 Pazartesi

Bilinçaltı Özü

Uzun süredir yazmıyorum. Hani insanın bazen bazı dönemleri olur ya, kendine gelmek ve bir arayışa çıkmak ister. İşte öyle... Bu süreçte düşünmek için çok fazla vaktim oldu. Yeri geldi melankoliye bulandım, yeri geldi öfkelendim, yeri geldi gayet sakindim. Açıkçası kendimi hiç böylesine keşfetmemiştim. İnsan olmanın en cezbedici yanı, kendiniz hakkında öğrendiğiniz şeylerin sonu gelmemesi. Yaşadığınız her olay, gerçek benliğinize yeni bir kapı açıyor. İnsan daima kendine  dönmeli. Bunu her geçen gün daha da iyi anlıyorum. Öğrencilik deneyimi hiç bitmiyor. Sen gelişene ve öğrenene dek, aynı konudan sınava girmeye devam ediyorsun. Çoğu zaman sınıfta kalıyor ve koca bir öğrenim yılını tekrar etmiş oluyorsun. Farklı bir bakış açısı geliştirmediğin sürece, sınıfta kalmaya devam ediyorsun. Hayat ısrarcı bir öğretmen. Ayrıca hiç pes etmiyor. Ve bu demek oluyor ki, sende pes edemezsin! O etmiyorsa sen hiç edemezsin.

Gelelim bilinçaltına. Heybemize ne attıysak, karanlık odamızda. Yo, yo... Karanlık dediğime bakmayın. Gölgenizin bile sizi yalnız bıraktığı kocaman bir oda bilinçaltı. Ama korkutan bir karanlık değil, muhteşem bir gerçeklik. Bir insan bilinçaltında ne düşünüyorsa tamamem ona dönüşüyor. Bu nedenle arada karanlık odaya girip, derin bir temizlik yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Bilinçaltı realitemizi oluşturan, mucizevi bir güç aslında. Karanlık odayı aydınlattıkça, ışık yaşamımızın her noktasına ulaşmayı başarıyor. Düşüncelerimize dönüşmeye başlıyoruz. Biz insanlar bunu nasıl değerlendiremiyoruz?

Kendime, baktıkça içimi açan minik bir dilek günlüğü aldım. Sınırlar olmadan, özgürce dileklerimi yazmaya başladım. İlk sayfama da "bütünün hayrına" diye not düştüm. Pırıl pırıl, temiz bir niyetle aklıma geldikçe yazdım durdum. "Olacak" yerine "oldu" gibi. Gelecek değil, şimdi gibi... Evet, gelecek zamana atmadım dileklerimi. Anın büyüsüne bıraktım. Evrenin mucizelerinden biri "inanmakmış" bunu da yeni anladım. Yazdıkça hafiflediğimi ve o kasvetli ruh hallerimden kurtulduğumu hissediyorum. İnsan özünden uzaklaşmamalı. İnsan bilinçaltını ve zihnini kontrol altına almalı. Hayatımızdaki her şeyi büyük bir titizlikle düzenlerken, bilinçaltımızı gereksiz enerjilerle doldurup duruyoruz. Farkında bile olmadan, etkisinde kaldığımız şeyler yaşamımızı negatif olarak etkiliyor. Şu karanlık odanıza bir girin ve bahar temizliğine başlayın derim. Çünkü bu temizlik, geleceğinize etki edecek.

İnan insan, tutkularına sarıl. Hatırla insan, nereden geldiğini ve kim olduğunu. Evrene karış insan, doğana yaklaş. Sev insan, önce kendini sonra her şeyi.


17 Mart 2019 Pazar

Yeni bir yaşa doğru

Yeni bir yaşa doğru yürürken.

Yarın yeni bir yaşa adım atmış olacağım. Yirmi-dört! Aslında zamanın yavaş geçtiğinden şikayet ederdim. Şimdi ise yirmili yaşlarımın ortalarına doğru yürüyorum. Çocukken yaş aldıkça çok iyi hissedeceğimi düşünürdüm. Her yaşın daha da mükemmel olacağını ve büyümenin heyecanlı olduğunu... Ama pek heyecanı yokmuş. Bu çok sıradan bir şeymiş. Sonunu bilmediğin hikayende, hızlı koşmanın çok bir anlamı da yokmuş. Demek yarın merhaba diyeceğim hayata, demek ki yarın varoluşa tutunacağım, demek ki yarın başlangıcı olacak tüm acılarımın ve mutluluklarımın. Geldiğim yer her neresi ise, kesinlikle oradan ayrılmak istemediğime eminim.

Gün yine aynı renk, biraz durup izleyince eşsiz. Belki sorunumuz bu, yeterince uzun bakmıyoruz gökyüzüne. Bulutları uzun süre izleyen biri, gerçekten kötü kalabilir mi? Sanmıyorum. Bu zamanda her şey hızlı. İletişim, yolculuk, cümleler, sevgiler, yemekler vs. Aklımıza gelebilecek daha bir sürü şey son sürat. İşte bu yüzden sakin kentlerde yaşamak muhteşem bir şey. Yavaş yaşamak için illa ki emekliliğinizi mi beklemeniz gerekiyor? Ben bu yaşımda, sakin yaşamı arzulayanlardanım. Müziğim denizin sesi, en sevdiğim içecek bir yudum su, giysilerim hafif, havam güneşli ve rüzgarlı olsun... İşte yeni yaşımda dilediğim tek şey bu.

Kendimi “deniz kızı” gibi hissediyorum. Kendi denizinde yüzmesi gereken... Herkesten uzaklarda, huzurlu ve sessiz. İstediği zaman derinlere dalan, istediği zaman su üzerine çıkan. Belki sinirlenince korkunç ama huzurluyken son derece güzel hisseden. Her insanın kendi içine dönüp, kendini tanımaya çalışması gerekli. Kendisiyle yüzleşmeli insan, ruhuna kulak vermeli. Bazen bir küvet dolusu suda hayatta kalmaya çalışıyor gibi hissediyorum. Bir deniz kızı o kadarcık su ile hayatta kalabilir mi? Deniz kızına kocaman denizler lazım...





3 Şubat 2019 Pazar

Harikalar Diyarını Özlerken

Sabah inceden rengini verirken güne, yine düşünüyorum. Ne üzerine mi? Hayat üzerine. İçinden çıkamayacağımı bile bile üstelik. Hem Sokrates’e göre, sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya bile değmez. Öyleyse üzerine biraz düşünmek gerek. En azından ben “öylesine” yaşayamıyorum. Zihnimde birbirini kovalayan ve sorgulayan radikal bir ayaklanma var. Üstelik yeni bir şey de değil bu, çocukluktan kalma bir hobi!

İstanbul’da tekrar yaşamaya başladığımdan beri, kendi kendime bir karmaşanın içindeyim. Bu şehre döndüğüm ilk zamanlar bana dinamik hissettiriyordu. O koşuşturmalar, stres eğlenceli gelmişti. Özlediğimi zannetmiştim. Ama bu heves sadece iki hafta sürdü. Devamında bu şehri korkunç bir şekilde sevimsiz bulmaya başladım. Sanki koca bir kaosun içine düştüm. Herkes aynı yaşta ve herkes mutsuz gibi. Gençler yaşlı, yaşlılar daha yaşlı hissediyor. Yorgun ve tükenmiş yüzleri izleyip duruyorum. Aynaya baktığımda onlardan biri olmaktan korktuğumu hissediyorum. Akdeniz’de bana özel bir “harikalar diyarı” yaratmıştım. İçine kimsenin giremediği, güzel renklerin olduğu, kalabalığın olmadığı, muazzam bir harikalar diyarı... Sanırım o dünyanın içinde izole olmuşken, yaşadığımı tam anlamıyla hissedebiliyordum. Kan akışımı, bedenimi, yalın ayak dolaştığımda aldığım o enerjiyi, saçlarımın uçuşmasını, denizin ruhumla bütünleşmesini, ağaçların gerçek dostlarım olduklarını... Son derece özgür ve insansız doğamla baş başa koca bir sene geçirdim. O zaman anladım ki, benim arzuladığım yaşam bu. “Özel Mülk Girilemez” tabelalarını andıran, yoğun bireysellik içeren bir yaşam. Toplum,  gereksiz sosyallikten uzak duran insanları her zaman farklı değerlendiriyor. Sürüye uymadığınız için sizi asla tam olarak anlayamıyorlar. Ya onlar gibi kopyala-yapıştır mantığında yaşamlar sürdürüceksiniz ya da sizi sürekli içten içe eleştirmelerine gülüp geçeceksiniz. Sizi çok bencil bulacaklar, çok farklı. Oğuz Atay’ın eşsiz ve katıksız dürüstlük içeren bu cümleleri ise hissettiklerimi özetliyor sanırım;

"Ben bir insansever değildim. Hiç belli etmemekle birlikte, birçok insanı sevmiyordum. Sevmemek ne demek, nefret ediyordum.” (Eylembilim, Oğuz Atay) 

“İnsanları genel anlamda seviyorum ama kimseye tahammülüm yok.” (Tutunamayanlar, Oğuz Atay)

Biraz sert gelebilir ama insanı bu duruma getiren yine insanlar değil midir? İnsanları gözlemledikçe ve derinlerine indikçe, onları sevebilmemiz gerçekten mümkün mü? Toplum baskısı elbette ki sizi bu kısır döngü de yaşamaya mecbur bırakıyor. Oysa ki sevgi Yaradan’dır, Yüce Yaradan sevgidir, her şey sevgidir değil mi? Elbette. Ama insanlar özünü unutuyor. Bu nedenle uzaklaşmak, çok uzaklaşmak lazım...

Aslında olay, hissetmekle ilgili. Çok fazla hissedebilen ve farkında olan insanlar benimle aynı şeyleri yaşıyordur eminim. Kötülüklerin egemen olduğu bir çağın içindeyiz. İnsanlar çok kötü. Bir insana nazik davranmaya çalışsanız bile bu er ya da geç sizi terslemesi anlamına geliyor. Dünyayı da bir kenara koyalım, kendi küçük yaşamlarımıza dönüp bir bakalım. Çevrenizdeki çoğu insan zorunlulukla hareket ediyor. Açıkçası ben kendim olmaktan yanayım. Entrikaya, yalana, dolana, kişisel çıkar politikaları üzerine kurulu yapmacık sevgi gösterilerine kapalıyım. Sevmiyorsam sevmiyorumdur, istemiyorsam istemiyorumdur, anlaşamıyorsam anlaşamıyorumdur. Zorla güzellik olmaz, neysen o olmalısın. Elbette günümüzde maskesiz ilişki kurmak, insanlarda sarsıcı etkilere yol açabiliyor. Bunu kaldıramıyorlar. Onlara rol yapma yeteneğiniz kadar yanlarında olabiliyorsunuz. Ha bu arada, sizi maskesiz kabul eden insanlar varya, (varsa oldukça şanslısınız) onlara kocaman sarılın ve hiç bırakmayın...

Konunun başında hissetmek demiştim, evet. “Hissedenler için her şey bir trajedidir.” Bu sözü çok severim. Sokakta yürürken bir hayvanın hüzünlü gözleri, yoksul bir çocuk, hayatın yükünü yüzündeki çizgilerle özetleyen yaşlı bir adam, gözlerindeki ışıltıyı kaybetmiş mutsuz bir kadın... İnsanları gözlemledikçe elimde sihirli bir değnek olmasını istiyorum. O zaman hepsinin acılarına son verirdim. Belki de çok korktuğumuz ve üzerine konuşmaktan kaçtığımız ölüm, aslında özüne dönmek ve uçucu senaryoların son bulması demek. Yani gerçek olmayan her şeyin son bulması, gerçek olan her şeyin başlaması gibi. Mutlu yuvanıza geri dönmek gibi... Evet, hüzünler birer deneyim. Ruhumuz yaşayacaklarını seçmiş ve yaşamalıyız. Ama dünyanın illüzyonunun farkına varınca, yaşam enerjisi yerini hüzünlere bırakıyor. Bütünlüğün deneyimselliğini unutup, kasvete bürünüyoruz. Oysa ki kasvetin yaşamda asla yeri yoktur. Yaşam adrenalin yüklü ve sonu her zaman aynı şekilde biten, kocaman bir deneyim paketi. Seç, beğen, al...

Şimdi pencereden bakıyorum. Her zaman güneşten önce uyanmaya çalışıyorum. Şu düşüncelerimi ne alıp götürüyor biliyor musunuz? İşte bu muhteşem güneşin doğuşu. Güneş ışıkları karanlığı ağır ağır dağıtıyor. Acele etmeden, usul usul... Kendine ulaşabilirsen, aydınlatamayacağın karanlık yoktur. İçimde bir yerlerde bir ben var, muhtemelen en mükemmel halim. İşte onu arıyorum. Onu bulmak,
onu yaşamak istiyorum. İzole olma isteğim de bundan belki. İşim kendimle, kimseyle değil... Bugün de bekleyecek insan, bugün de yaşayacak, bugün de umduğunu bulamayacak belki, bugün de unutacak, bugün de yaşadığını sanıp, aslında sadece varolacak. Oscar Wilde’ın çok sevdiğim bir sözü ile bitirmeliyim;

“Yaşamak dünyadaki en nadir şeydir. İnsanların çoğu var oluyorlar, hepsi bu.”

O zaman ne diyeyim, iliklerimize kadar yaşayabileceğimiz ve güzellikleri hissedebileceğimiz bir gün olsun.



13 Ocak 2019 Pazar

Geçmişin Kıskaçları ve Öğretilmiş Yaşamlar


Geçmiş üzerine konuşmak çoğu insan için zordur. İnsanlar doğal olarak geleceğe odaklanmayı tercih ederler. Fakat geleceğin ne getireceğini “bugünümüz” belirler. Ne ilginç değil mi? Gizli formül şu andan ibaret. Şu anda yaşıyorum, şu anda gelişiyorum, şu anda varım. Dün içinde sadece boğucu bir sisim. Gelecekte ise bir fantezi, bir hayal. Yine de geçmişin kıskaçlarına yakalandıktan sonra kurtulmak epey zor oluyor. Sanki hep anıları özlüyorsunuz. O zamanlar umrunuzda bile olmayan küçük detaylar, bugününüzün kocaman anılarına dönüşüyor. Bana göre geçmiş bir şekilde canlı. Onu zihnimizin yoğun bakım odasında uyutmayı tercih ediyoruz. Uyanmayacak zannediyoruz ama bir tutam öfkemiz de, bir tutam sevgimiz de, bir tutam gözyaşımız da bir bakıyoruz ki güçlü bir şekilde karşımızda duruyor. Geçmişi görmezden gelemezsiniz. Onu sadece uyutabilirsiniz. Çok sevdiğim bir dostum “unutmanın zihnin sistemine aykırı” olduğunu söylerdi. Gerçekten öyle! Unutmak yok, uyutmak var. Karakterimizi ince ince işliyor geçmiş. İlla ki kıskaçlarının izini bırakıyor. Godot’yu beklerken kitabında “geçmiş her zaman güzel hatırlanır” diyordu. Gerçekten öyle mi? Yoksa kendimizi buna inandırmaya mı çalışıyoruz? Ya da geçip giden her şey “artık gittiği için” masumlaşıyor mu gözlerimizin önünde?

Biz insanlar aslında hiç dürüst değiliz. Asırlardır toplumun koyduğu kuralları körü körüne benimsiyoruz. Bize ait olmayan davranışları sırf “toplum öyle istiyor” diye sürdürmeye devam ediyoruz. Her şeyin içgüdüsel olduğunu iddia ediyoruz. İyiliğin, kötülüğün, üremenin, yaşamanın, sevmenin, nefret etmenin... Oysa ki aklımıza şu soruyu sormak hiç gelmiyor; “acaba içgüdüsel sandığım her şey, sadece öğretilmiş alışkanlıklardan ibaret olabilir mi?”  Varoluşsal savruluşa hoşgeldin! İşte kendimi bildim bileli sorguladığım bir konu. İnsanları gözlemlemek değişmez hobimdir. Kendimi bile sıkça gözlemliyorum. Başıma iyi veya kötü bir olay geldiğinde nasıl davrandığımı, egomu sarsacak bir cümle karşısında karşımdaki kişiye karşı nasıl bir tutum sergilediğimi, hislerimi, yolda nasıl yürüdüğümü, karakterimin keskin hatlarını belirleyen noktaların hangi olaylar sonucunda oluştuğunu vs. Düşünüp duruyorum. Bu nedenle insan psikolojisine karşı ilgim ve sorgulamalarım asla bitmiyor. Biraz önce söz ettiğim “öğretilmiş yaşamlar” konusu da bu sorgulamalarımla birlikte yaşıyor. Hadi inceleyelim! Örneğin; insan sosyal bir canlıdır. Sosyalleşmeye, insanlarla konuşmaya, sevmeye, sevilmeye, üremeye, aynı çizgi de yaşayıp aynı çizgi de ölmeye ihtiyaç duyar. Sistem bozulursa insan farklılaşır. Pekala... Ama bir “deneyim” konusu vardı? Ne oldu ona? Ben aksine insanın varlığının “deneyimsel bir bütünlük” olduğunu düşünüyorum. İnsan özünü aramaya başladıkça, herkesleşmekten bir çeşit bulantı duyuyor. Sartre’ın anlatmak istediği de işte buydu. Varoluşsal bir sarsıntı geçiren karakterin ruhundan dökülen incileri hatırlayalım;

“Belki de tek başıma yaşadığım için böyle oluyor. topluluk içinde yaşayanlar, kendilerini, arkadaşlarına nasıl görünüyorlarsa aynalarda tıpkı öyle görünmeyi öğrenmişlerdir. benim arkadaşım yok. tenimin bunca çıplak olması acaba bu yüzden mi? buna insansız... evet insansız doğa denebilir."

Ve bir tane daha geliyor;

“Bu sevinçli, akıllı, uslu insan sesleri arasında yalnızım. bütün bu adamlar, vakitlerini dertleşmekle, aynı düşüncede olduklarını anlayıp mutluluk duymakla geçiriyorlar. Aynı şeyleri hep birlikte düşünmeye ne kadar da önem veriyorlar. Bakışı içe dönük, balık gözlü, kimsenin kendisiyle uyuşamadığı adamlardan biri aralarına karışmayagörsün, suratları hemen değişir."

Ne güzel anlatmış değil mi? İnsan sorguladığı derin şeylerin, aslında asırlardır incelendiğini anlayınca daha huzurlu hissediyor. Demek ki rutin çizgiden ayrılanlar, sandığımız kadar az değilmiş. “Öğretilmiş yaşam” her zaman sorgulanmıştır. Toplumlar varoluşsal şeyleri sorgulamanın lanetli olduğuna falan inanırlar. Oysa ki “gerçek inancın” kalbine giden yoldur sorgulamak. İnsanların yaşamlarını gözlemliyorum. Hepsi sürü psikojisi ile hareket ediyor. Biri diğerini, diğerini uzaktakini, uzaktaki yakındakini kopyalıyor. Önemli kararları bile öylesine alıyorlar. Eğer toplumun dayattığı normlara karşı gelen biri olursa da vay haline! Yaşamın anlamı birbirimizi kopyalamak mı? Ah, hiç sanmıyorum. Herkes aynı senaryoyu oynarsa, yaşamın ne eğlencesi kalır? İçinizde yolculuğa çıkmaktan korkmayın. Sırf “kabul edilmek” uğruna bilincinizin ışığını kör etmeyin. Maskelerinizi bırakın ve sorun kendinize; “Şu anda tercih ettiğiniz şeyleri gerçekten istiyor musunuz? Yoksa sadece herkes öyle yaptığı için mi yapıyorsunuz? Size öyle öğretildiği için mi?” Konforlu alanınızdan çıkın. Bence kendinizle bir an önce tanışın. Biraz sarsıcı ama mükemmel bir deneyim olacaktır. Ama bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. İşte böyle... Geçmişin kıskaçlarından kurtulup, öğretilmiş yaşamları irdeledik. Aslında her şey büyük bir illüzyondan ibaret. Bu nedenle günlük programlarınızı çok fazla abartmayın. Şu galaksi içinde, masamızın üzerine konmuş tozdan da küçüğüz...

Son söz;


“Geçmiş sadece bir anıdır, gelecek ise bir fantezi. Sadece bu anda yaşarız.”


Anın içinde yaşsız olmak, işte bütün mesele bu...






14 Aralık 2018 Cuma

Penceremden bakınca

İstanbul’dan bir pencere...

Gökyüzünün grisi, kalabalığı, bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi. İşte kaçtığım o büyük şehirdeyim. Uçlarda yaşayan, ortası olmayan, kişilik bozukluğuna sahip güzel şehir. Çekici olmasının nedeni belirsizliği belki de. Oscar Wilde belirsizliğin çekiciliğinden söz ederdi. Bu şehrin insanı içine çeken yanı, parıltılı belirsizliği. Demek ki Oscar Wilde haklıymış...

Her yeni gün sabahlar doğuyor gecenin kollarından. Gün doğmadan önce uyanıyorum. Uzaktaki evlerin ışıkları dikkatimi çekiyor. Henüz güneş güzel yüzünü göstermediği için, ışıkların biri kapanıp diğeri açılıyor. Sanki binlerce koza içinde yaşıyorlar. Her evde birileri uyanıyor, her evde rutin bir öykü başlıyor. Nasıl oluyor da insan rutinlerine baş eğmeyi öğreniyor? İlginç şey. Sıradanlığın o kekremsi tadı... Neyse, biz insanları sıkıcı bulduğumu itiraf etmeliyim. Türümüz heyecanını koruyamıyor. Zamanın ötesine ışınlanmak güzel bir deneyim olurdu doğrusu. Heyecan demişken, geçenlerde başımdan kötü bir olay geçti. Bir kavganın ortasında kalakaldım. O anda herkes ve her şey büyük bir karmaşa içinde hareket ederken, ben ağır çekimdeydim. Zihnim ruhuma göndermek üzere bir film hazırlıyordu sanki. İnsanların yüzlerini, nefretlerini, her an saldırıya hazır olduklarını, içlerindeki güzel olan her şeyin öldüğünü gördüm. Sanki hepsi aynıydı. Yaşları, yaşam enerjileri, gölgeleri... Evet, gölgeleri bile aynıydı. Sonra olayı atlattım, hayatıma geri döndüm. Ama düşünmeye devam ettim. İnsanların neden kopyala-yapıştır mantığında yaşadıklarını anlamaya çalıştım. Neden gerçek kimliklerinin arayışına girmekten bu kadar korkuyorlardı ki? Neden işleri güçleri gelenekleri sürdürmek veya birbirlerini taklit etmekti? Bu insanlar renklerini kaybetmiş, birbirlerinin renklerini giyiyorlar. Ayrıca kutsal kavgalar bile yok artık. Anlamsız kavgalar var. Anlamını yitiren bir avuç insan... Kalabalık şehirler, insan psikolojisini çözümleyebilmek ve kendimizi tanıyabilmek için ideal ortamlar yaratıyor.

Şimdi gri gökyüzüne bakıyorum. Tıpkı yazımın başında yaptığım gibi. Eylemsizliğin muhteşem dinginliği beni benden alıyor. Kedim Nil uyuyor. Her nefes alışında evin içine minik huzurlar üflüyor. Sahi, böylesine mükemmel bir detay bile tüm grileri renklendirmeye yetmez mi? Yeter, yeter de artar bile. Güzel Nil’e bakıp, günlük huzurumu arayışa çıkıyorum bugün. Her yanım yaşanmışlık, her yanım anı. Beni ben yapan her şey, hayatın kendisinde gizli. Beni ben yapan hayatın ta kendisi, beni ben yapan rüyaların yapıldığı o muazzam madde de gizli. Savrulsun saçlarım şehrin grisinde, her bir teli yaşadığım şu ana boyansın...

30 Kasım 2018 Cuma

Taşınmak nedir, ne hissettirir?

Taşınmalara doyamayanlar kulübü...

Eminim benim gibi insanlar vardır. Bir balık burcu olarak kaderci yaklaşıp topu kadere atacağım. Kader! Kimi insan hiçbir yere ait olamıyor. Bir yanı hep yolculukların o soğuk ve buğulu camlarında sızlıyor. Çocukluğumdan bu yana valizlerin yükünü taşıyorum. Bazen yıllarca aynı evde ve aynı şehirde oturan insanlara özendiğimi hissediyorum. Ne güzel diyorum, kımıldamayan bir avuç insan. Hüzünden örme hırkamı giyiyorum üzerime. Ama kısa sürüyor, çok geçmeden silkeliyorum hüzünlerimi. Diyorum ki; “Şevi, bu kadar çok şehrin ruhunu yaşamasaydın, sen sen olabilir miydin?” (bu sırada yine kendim yanıtlıyorum) “Hayır, olamazdın...” Sanki yaşadığım her şehir, karakterimin başka bir yanını oluşturuyor gibi. Çocukken Akdeniz’in, asi bir ergenken Ege’nin kokusunu içime çektim. Onca yol geçtim, onca şehir, onca dağ, onca iz. Hangi şehre kavuşsam, bir diğerini özledim. Her şehirden asla unutmayacağım anılar topladım. Mesela bir kez Zey ile İzmir’den İstanbul’a gitmiştik. Oyunculuk macerasına atılmıştım. Beşiktaş’ın ortasında öyle bir tartışmıştık ki, bizi simitçi ayırmıştı. Sonra eve dönünce gülümseyerek günlüğe not düşmüştük denize karşı kavgamızı. Aslında birbirimizle kavga ediyormuş gibi görünsek de biz hayatla kavga ediyorduk. Bir kez daha hayal kırıklığına uğramış olmanın verdiği o kekremsi tat idi kavgamızın asıl sebebi. Aslında ben birkaç yıl önce yollarla sınavım bitti sanmıştım. Bitmemiş... Şimdi yeni yıl kapımızı çalmaya hazırlanırken, 2018 yılı ile birlikte ben de topluyorum valizimi. Son zamanlarda yolculuklardan hayalet görmüş gibi kaçıyordum. Ama şimdi düşünüyorum da hayatın kendisi bir yolculuk değil mi zaten? Kedim uyuyor, ben arabanın camına vuran yağmur damlalarını izliyorum. Ve anlıyorum ki en güzel an, şu an...

Translate